2 Mart 2010 Salı

çalışıyorum. her ne kadar bunun ekonomik bir karşılığı yoksa da, çalışıyorum. belki, bilmiyorum, homo ekonomikusun nazarında eğitim zayiatıyım, dile takılan bir nakarat gibi, ne bileyim, serin bir rüzgar gibiyim yüze vuran, pahası olmayan, biçilemeyen.
çalışıyorum. sesekam yok, asgari geçim indirimim yok, 'indirmiyorum' hiçbir yerden. çalışıyorum sade. fakat ekonomik bir karşılığı yok. rüzgar gibi, ne bileyim, ağacı gagalayan bir kakan gibi, kendini sevdiren bir kedi gibi, güzel. ama kayıtdışı bişey. tabii değil hiçbir vergiye. tabi deil.
keşke 'özne' yerine başka birşey bulaydım da, kendimden, ben diye bahsetmeyeydim, bilmiyorum, gizli özne olaydım, daha iyi.
az önce intependente yle ilgili bi yazı yazdım 'çalışırken'. bilmiyorum hatırlayan var mı o tankeri.
yetmişlerin sonunda bi yunan gemisiyle çarpışmıştı da, onlu yaşlardaydım, camlarımız titremişti, sokağa fırlamıştık gece vakti, havayifişek gibi, güzeldi.
sonra vapoorla yörüngesinde dolaşmıştık bir on yıl kadar falan, yalı falan gibi, boğazın doğal bir parçasıydı. bugün gidip veremim için röntgen çektirsem, göğsümde batık bi enkazı görmekten korkuyorum, intependente.
bir vapoor düdüğü kadar mühimmatımız yok, hayatta, bir martı çığlığı kadar ederimiz yok toplamda, amna koyiim homo ekonomikus.


meslek nedir?
tacirim. hayal uzerine. maas artı prim artı yol artı yemek artı cska sofya artı bira artı çerez.

1 Mart 2010 Pazartesi

evden getirdiğim iki soğuk kutu bira tez bitti. hep özendim, sabah, gün ışırken, açılan kepenklerin sesleri, önce ıslatılıp sonra süpürülen dükkan önleri. çoğu zaman bu vakitler ben, sade bunu görmek için çıkardım sokağa, sanki ben de aceleyle bir yere, işime misal, yetişmeye çalışır gibi, aralarında dolaşırdım.
mesai saati, açılır açılmaz daldım dia ya. elimde skoll bira, kasaya dayandım, tesettürlü bayan kasa görevlisiyle gözgöze gelmemeye çalıştık, ortak bir kabulle. kandil simitlerinin önünden geçtim sokakta.
simide indirgenmiş bir imanın, varsın, iblisi olayım. pagan kandillerin, şaman ritüellerin kafiri olayım.

diye düşünerek, kıçın kıçın, çoğu zaman bu vakitler ben.

13 Ocak 2010 Çarşamba

bunu neden yapıyorum, ben de bilmiyorum.

aslında hayatımızda hiçbirşey olmuyor, sıkıcı bir atalet içinde birtakım sosyal yörüngelerde seyredip duruyoruz. artık konuşmaktan da bıktım, birisine birşey anlatmaktan ve dahi dinlemekten acayip sıkıldım. bir peygamber inse gökten, misal mesih, zeytinburnu merkez, kafasına göre herkes, dese...vıdı vıdı konuşmasak., mühim cümleler kurmak zorunda kalmasak.
yine de sıradan olan da bile birşey var, eğlenceli. dün, istiklal caddesindeydik. tünele giderken hani, tam karşısında değil de, gelmeden, çaprazında güzel bir mekan var, bira biraz pahalı ama, huzurlu bir yer. antika dükkanları falan, kediler, kafanı kaldırdığında iki bina arasında gözgöze geldiğin simpson bulutlu mavi bir gökyüzü.
sonra, kitaplara bakalım dedik, ki ben taraftar değilim, buna. bilmiyorum, şevkimi kaybettim galiba, 20 küsurlu rakamlarda pahalı bana, netten indirip indirip okuyorum, ya da evdeki eskileri. çok nadir aşerdiğim bir kitap olursa, iddaadan falan ilk parayı bulduğumda gömüyorum kitaba. girdik, bu mekan da güzel, alacağımızdan değil, dolanıyoruz. bir kitabın fiyatı ilgimi çekti, 6 lera. mevzu da fena değil, bukowskinin satır aralarındaki solculuğu. iyi ki almışım. çünkü o kitap beni, Paul Lafargue'ın Tembellik Hakkı kitabına götürdü. aslında ezelden beri gördüğüm fakat nedense hiç el sürmediğim bir kitaptı. sadece alıntılara bakarak bile söyleyebilirim; adam benim bizatihi yaşadığım şeyi, sistematize etmiş, ona bir ruh, bir ekşın biçmiş. bakacam birazdan nette var mı.
cv sine isim soyadı ve tartışılır bir adresten başka yazacak birşeyi olmayan adama göz ucuyla bok gibi bakmalar olmuyor değil. dostların seni, renkli fakat kaybetmiş biri olarak görüyor, satır aralarında.

-tembellik hakkı diye bir kitap var okudun mu? Paul Lafargue. efenim?
-..?
biz bişi biliyoruz da çalışmıyoruz, amk, ne sandın?

24 Aralık 2009 Perşembe

bir kulak temizlettim, bütün hayatım değişti.

sağ kulağın duyma hissiyatı sıfıra düşünce, bir müddet mono yaşadım. sol kulak sağlam dursaydı yine sorun olmazdı ama o da sıfıra yaklaşınca his sayım 4 e düştü. koklama, dokanma, tad alma, skme.
sabah erken kalkıp kbb aradım ucuzundan. iki kulaktan da öküz kadar kir çıktı. doktorda şaşırmış olmalı ki, bana da gösterme ihtiyacı duydu, incindim biraz. bu, bugün oldu.

kimlik çıkartmak için fotoğraf çektirmem gerekiyordu. mecburen stüdyoya kapandık. ikinci nefret ettiğim mekan. ilki berberler. bence sürttürüyorlar. fotocu ilkin normal davranıyordu. ta ki ben o döner sandalyeye oturana kadar. adam bir anda başka birşeye dönüştü, tırstım. ses tonu, vicüt dili, seçtiği kelimeler, hitap şekli falan değişti. profesyonelliğini takdir ettim lakin. yalnız o sandalyede insanı maymuna döndürmüyorlar mı, hasta oluyorum. şöyle dönün, dik durun, başınızı şöyle yana yatırın, gözünüzü kısmayın, gülümseyin, biraz daha, biraz daha dönün... eee amnkoym fotoğraf makinası ne işe yarıyo herşeyi ben yapacaksam?
bu, dün oldu.

kulakları temizledikten sonra eve dönüyorum. ulan kıyamet kopuyormuş meğer dışarıda. her türlü alakasız sese tepki veriyorum ben, ara sıra elimle kulaklarımın dibinde parmak şaplatıyorum falan, bildiğin meczup. malkoçoğluna döndüm yalnız. hani kör olunca bütün manyaklığını kulağına aktarıyor ya. kıpraşan börtüyü böceği, otların hışırtısını bile ''orda! orda! orda!'' diye okluyordu. aynı. bu, bugün oldu.

bir mekana girince çoğu insanın gözü bana takılıyor nedense. sanırım şüpheli bir tipim. ağır depresif gözlerim, belki solaklara özgü terso vicüt dilim, her yerde kendini yabancı hisseden, akacak mecra bulamayan sakilliğim, bilmiyorum. ama rahatsız olmaya başladım. yok, böyle davranınca onlar bana, gerçekten şüpheli hareketler yapmaya başlıyorum elimde olmadan. bu, hergün oluyor.

sevgilimin kızı, balkonda kahvaltı ederken, ''çok lezzetli'' dedi. nedir, kahvaltı mı dedik. yok dedi 'gün!' ''günü yemek istiyorum!'' çok şiirsel geldi bana. zırt pırt kullanıyorum şimdi ben de. iki gün önceydi bu.

22 Aralık 2009 Salı

çizgili süveterli kız babası (felsefe daşı)

Allah'ın kediler hakkındaki planı.

hayatta olmak istemediğim şeylerden biridir; kedisever olmak. tamam, severim kedileri. zaten ülkede kedi köpek at ve eşekten başka pek bir tercih şansımız yok. dördünü de severim, evde eşek besleme şansım şu koşullarda mümkün değil, kediyle idare ediyoruz.
fakat, işi, zoofili boyutuna getirenler var... hastalıklı bir bağlanma var. kedi/hayvan sevgisi adı altında, bir klan, kast, neredeyse seçilmişlerden oluşmuş bir tarikat oluşturma duygusu var. bu , işte olmak istemediğim birşey, sade kedileri seviyorum, hürmette kusur etmiyorum, bu.

evdeki holigana bir manita bulalım dedik, hem de hatuna doğum günü hediyesi olur babında. ucuza da geliyor, bedava. netten bir araştırma yaptım, yine karşıma o klan çıktı, bilmiyorum, kimsenin de kalbini kırmak istemiyorum ama o hastalıklı duruşla karşılaştım, hastalandım ben de. dedim, sokaktan bulayım bir tane, onlar bulmadan. olmadı.
o, bulmuş. karşıda, kozyatağında bir kedi. bildiğim, hatta sevdiğim yerler de değil. üstelik eve gidecez, münasip bir dille kediyi isteyeceğiz, incelemeye tabii tutulacağız. sitelerde, vergi levhası istendiğini okudum, yüzyüze görüşüleceğini, maddi durumun belgeleneceğini, gözleri tutmazsa, evlere gelip bizzat ailenin evinin teftişe tabii tutulacağını...neden? çünkü onlar bizim çocuklarımız...çok seviyoruz. ama karşındaki de insan birader, kediye tanrı muamelesi yapıp insanı öküz yerine koymanın da can yakan bir tarafı var.

evi bulduk. umduğumun aksine, insanötesi bir hanım karşıladı bizi. ne bileyim, gözlerim doluydu eve girerken, tek bir telefonla bizi evine davet etme temizliğini gösterebilen bir kadın. tek bir insan sözüne itimat edip, istanbul gibi bir yerde, tanımadığı iki yabancıya kapısını açıp ikramda bulunacak kadar 'iyilikten' yana koyulan o tavır. herşey olabilirdik oysa. bir insan sözüne bu kadar güvenmek. sırf böyle bir kadını tanımış olmak bile yeterdi bana. sebebi ziyaretimi bile unuttum, skimde değildi artık.

norveç orman kedisi. breh breh breh. müstakbel kedimizin cinsi. siyah beyaz, 5 aylık bir dişi. verdiğimiz onca zahmetin üstüne kediyi de alıp çıktık evden. geceyarısı kozyatağında, elimizde akbille gürpınara dönmenin yollarını arıyoruz. yanımda bir rus, elimde kedi çantası, içinde norveç orman kedisi.

bizim holigan bildiğin tekir, sokaktan. ilk gece hırlaştılar, uyutmadılar sabaha kadar bizi. bundan sonra anlatacaklarım; sırlar dünyası.

sabah kalktık, norveç orman kedisi yok. odanın penceresi açık. başka hiçbir yerde olmasına imkan yok. ayça hanım tembihlemişti, sakın balkonda, pencere kenarında yalnız bırakmayın, düşer diye.
norveç ormanlarından kozyatağına, oradan gürpınara, pencereden aşağı.
ağlamaya başladı. dedim, bulacaz. aşağı indim hemen, depoya falan baktım, holiganda düşmüştü, depoda bulmuştuk. bir kedi buldum ama bizimki değil. tek gözü kavgada gitmiş...yara izleri henüz taze bir kedi.
civar mekanlara baktık, arabaların altına falan, yok. ağlayarak gitti işe. bende sakin pozisyonlarda, herşeyi mukadderata bırakmış bilge kişi havalarında. eve çıktım, daha sabahın körü, dolaptaki biralara saldırdım, hissediyorum acayip bozuldum, camını çerçevesini indirebilirim kalbimin.
yarım saatte bir arıyor, buldun mu? telefonda ağlıyor. diyorum, bulacaz, rahat ol.
balkona çıktım, orada Allah ı buldum. uzun zamandır O na bu kadar yaklaştığımı hatırlamıyorum. dedim, sen ne yaparsan en güzelidir, o kediyi bize geri ver, ya da verme, hepsi senden, hepsi güzel.
insanların çocukları ölüyor, kedi nedir.
yine aradı, dedim, üzülme, Allah' ın bir planı var. oluruna bırakacaz. biraz sakinleşti. tamam dedi, uysal.
depoya indim tekrar. kör kedi miyavladı yine. dedim, şuna bakayım iyice. baktım, eski koltuk yığınların üzerinden düşecektim; yeni doğurmuş, beyaz, iğrenç ceninleri memelerine yapışmış, bu kör, tek gözüyle bana bakıp miyavlıyor acıklı bir makamla.
ulan, dedim, bu nedir. hemen eve çıktım, iki gün yetecek erzak ve suyla döndüm depoya. ben iki gün diye düşünmüştüm ama, bir oturuşta bitirdi bu, kuru mamayı. afiyet şeker olsun dedim içimden. suyu içerken çıkardığı sesleri mutlulukla dinledim.
dedim, işte Allah ın bir planı var.
dolapta bira kalmamış, cebimde para yok. rus bir yanda, norveçli bir yanda, depodaki kör anne bir yanda. tıvılayt zon'u istanbul da bir semt mi sandın. içindesin bizzat.
akşam anlattım buna. üzüldü, sevindi. dedim, biraz uyuyalım, dengem bozuldu, aynı pencereden atlayabilirim gönül rahatlığıyla. uyuduk.
bir çığlıkla uyandım. orda, diye bağırıyor bu, orda kedi. daltaşak balkona çıkıp,işaret ettiği yere bakıyorum. hakketen bi kedi var orda, bizimkine benzeyen. ben kedi çantasını kapıp koptum evden, o da arkamdan. site kalabalık, hava güzel. insanlar balkonda, dışarıda. zaten pek tekin bir çift değiliz, kıllanıyorlar hafiften. şimdi de bu çift, biri don gömlek elinde kedi çantası... bir kedidin peşinden koşuyorlar.
başka bir kediymiş , norveçli değil. yemeği yedikten sonra bi hava alayım dedi herhalde. biz yine göçmüş durumda, apartmana 'seğirttik'. son bir kez depoyu kontrol edelim dedim. depodayken bizimki birşey işaret ediyor dışarıyı göstererek. dedim, yeter. öleceğim. çığlık çığlığa dışarı koştu bu. ben de peşinden.
sitenin otomatik kapısına bir kedinin başı sıkışmış, ölecek hayvan. ben ayağımı demirlere dayayıp bollaştırmaya çalışırken o, yarım yamalak türkçesiyle balkonlara bağırıyor kapıyı açın diye. dedim, Allah ım yeter, nedir bu. ama kurtardık kediyi. fırladı gitti arkasına bakmadan.
eve çıktık. dedim, Allah ın planı buymuş. bizim kedi gitti ama iki kedinin hayatını kurtardık. uyumaya hazırlanıyoruz. içeriden, yatak yorgan getiriyor. 'ferhat' diye bir çığlık duydum. baktım odanın kapısında istavroz çıkartıyor bu. yorganlar falan yerde. içeri baktım korkuyla, norveç kedisi masanın üzerinde yayılmış, mır mır bize bakıyor. ellerimi açıp dua ettim. o istavroz çıkartırken, ben bir elimle de şaka yollu onu engellemeye çalışıyorum, günah diye.

elimizde ne kaldı diye bakıyorum. kaybolan eşeği bulmanın mutluluğu, bu süreçte kurtarılan iki kedi hayatı, tazelenen bir iman.
kısa günün karı, şükürler olsun.

17 Aralık 2009 Perşembe

sayko baba adlı nadide eser.


ortasahanınkendiyarıalanınabakandilimindetopualıpkendieksenietrafındaşöylebidönenadam.

evden getirdiğim iki soğuk kutu bira tez bitti. hep özendim, sabah, gün ışırken, açılan kepenklerin sesleri, önce ıslatılıp sonra süpürülen dükkan önleri. çoğu zaman bu vakitler ben, sade bunu görmek için çıkardım sokağa, sanki ben de aceleyle bir yere, işime misal, yetişmeye çalışır gibi, aralarında dolaşırdım.mesai saati, açılır açılmaz daldım dia ya. elimde skoll bira, kasaya dayandım, tesettürlü bayan kasa görevlisiyle gözgöze gelmemeye çalıştık, ortak bir kabulle. kandil simitlerinin önünden geçtim sokakta.simide indirgenmiş bir imanın, varsın, iblisi olayım. pagan kandillerin, şaman ritüellerin kafiri olayım. diye düşünerek, kıçın kıçın, çoğu zaman bu vakitler ben.



hay binkunduz... binlerce, milyonlarca kunduz.






.

benzer bir mevzuya yukarda da değdirmiştim.

dışarıda hiçbir işim olmamasına rağmen, çıktım. işe giden mahmur insanların arasında yürüdüm, o garip telaşı soludum. ve iklimdendir herhalde, ya da bilmiyorum şaraptan, aralarında nusret mayın gemisi gibi yürüdüğüm bu insanlara lüzümundan fazla minnet duydum, sevgi besledim, saygıda kusur etmedim. her biri için ayrı hislendim. ve anladım ki bu, aynı beden ve ruh dili taşıyan insanların saklı kardeşliği, ülke, halk, millet, neyse işte, o tür bir bağlılıktı. bir anlık temastan sonra gözlerimizi kaçırdığımız kadınlar, ateş istediğim arkadaşın naif samimiyeti, hazır dışardayken bir iddaa bülteni almak için girdiğim küçük esnafın güven veren dostça hoşgeldini. bu insanlar için, tek tek, ayrı ayrı ölebilirim. aralarından akıp giderken, her yüzün hikayesini az çok tasarlayabiliyorum kafamda, aynı evde doğup büyüdüğüm kardeşlerim gibi hepsi, aynı ruh dili, farklı bedenlerde. ve bu ruhun işte, acayip milliyetçisiyim. bu hissiyatın üstüne, bir ilkokulun önüne gidip korkma sönmez dinlemek, andımızı okuyan kızın o tatlı sesine eşlik etmek, gönderdeki türk bayrağına bakıp 'hey maşallah' demekte vardı ama, pazartesileri oluyor galiba o.
bir de neden değiştirdiler ki o kara önlükleri, beyaz yakalı, ölümüne güzeldi. gereksiz bir zihniyetin, bir zihni sinir procesi, mavi yaptınız başımız göğe erdi milletçek. ayar olup eve döndüm. şimdi tuvalete gidip iddaa çalışacağım , ki nefis bir duygu.

ben lazarusken.

özne olmayı bıraktım, gizli santrafor'um cümlelerde. bahar son ol artık.
cenabetsen gusül abdesti alırsın, ruh cenabetse ne yaparsın? hayır, güzel bir şey olsun.
bilmem ki hangi morgdan sindi üzerime bu ölü kokusu, bu fatihalar? ciyerlerinden neden hasta oldun kızım? hayır, güzel bir şey olsun.
hani lan, ağlayarak uyanan bir bebeğin sesini annesinden önce duyan şairler? beni almadan giden kervanlar, kervansaraylar hatta?
taşlıyorken fahişeyi, diri diri gömülürken günahsız bir kız çocuğu, soru neydi? hayır, güzel bir şey olsun.
neyle meshetsem lekesi kaldı, geceden suya bastıysam da ruhumu. bahar son ol artık.
bir şeyler hissedebiliyor musun gerçekten, yollarda afili yürürken? nefes aldığını, kalbinin attığını? hayır, güzel bir şey olsun.
bilmiyorum, hangi köpek yalayarak iyileştirecek yaralarımı, iç kanamalarımı? neyin var İsa?
ölüm derecesinde sıkkın gördüm seni? hayır, güzel bir şey olsun.
teyelle mi tuttururdu senin de annen, dikişlerini? bu yüzden mi öyle tutunduk hayata?
söylemiş miydim, son kervanı da kaçırdım, güzel gözlü develeri.
tuhaf değil mi? ölünce tekrar mı dirileceğiz, kemik yığını haline gelmişken? hayır, güzel bir şey olsun.

bahar, sana diyom birader, hayır, bu son olsun artık.

toplu taşınma lahzaları

dün yine toplu taşınıyorum. otobüs kalabalık, ve şöförün, binlerce kez duyduğumuz ama benim ilk kez duyuyormuş gibi kafama dank eden memur sesi: arkaya ilerleyelim beyler! an geçmeden yapıverdim gaddar sosyolojik çözümlememi: şöförün bu paradoks ikazı bu ülkenin 200 yıldır yaşadığı çarpıklığın sloganı sanki...

sırça köşkümde viskimi yudumlarken, raporluyorum.

16 Aralık 2009 Çarşamba

soyun sopun devamı.


tamam çocuk güzel de, nedir bu soyun devamı saçmalığı? abi işte soyumuz devam etsin! soyunu skm , sanki kraliyet ailesindensin. hakketen ama medeniyet dediğin şeyin bunca karmaşası içinde, aslen hala mağaralarda, ağaç tepelerinde yaşanıyor hayat. bunu insanlarla gözgöze geldiğimde anlıyorum, o an kendime dönüp baksam, aynıyım bende. temelde en ince hallerimizde bile avdan pay koparmaya çalışan kanlı suratlı sırtlanların telaşı var. çalışırken, sohbet ederken, aşık olurken, ki derinlerde bir yerlerde, çocuğumuza en uygun anne ya da baba adayı oluyor bunun açılımı, hep aynı güdü, gücümüz nispetinde hayat denen inekten bir dişte biz kapmak. en yumuşak başlımızın bile bu kavgada yeri var, alçakgönüllüce gülümsüyor ağzı yüzü kan içinde.en inançlımızın bile işte bir gün yolu galapagostan geçiyor. bak senin yaşıtların aslanlar gibi avdan pay kapmakta, soyunu devam ettirmekte, sense leşçil bir hayvan gibi son sırada dolanıp duruyorsun talanın yanıbaşında, bir lokma da bana kalır mı diye. isa muhammed aşkına. dön de atalarından bir özür dile. bunca mücadele, bunca kanrevan, binlerce yıllık evrimin geldiği son nokta sen misin şimdi, bu mudur? nereden çıktıysa son zamanlarda yine bir homeless halleri. büroya zor bela atabildim kapağı gecenin bu vaktinde. ah güzel şarkılar, güzel şaraplarla. muhammed isa aşkına, raporluyorum.

STARTTA KALAN ATA AĞIT

padokta pırıl pırılsın. böyle, iki kişi zor tutuyor seni, doru rengin güneş altında parıldıyor. atseverler taşaklarını, bokunu inceliyorlar, notlar alarak. herkesi geçecek gibisin. start veriliyor, startbox un çelik gürültüsü, ve o ayağın bütün atları cehennem gibi soluya soluya fırlıyorlar starttan. sen birkaç saniye takılıyorsun orada, bu ölüm demek, beş boy , on boy, tereddütlü çıkıyorsun, spikere göre tereddüt tabii, senin bişeyden tereddüt ettiğin yok halbusi, haddinden fazla eminsin hatta herşeyden. on onbeş saniye sonra starttan çıkıp, pistte birkaç çapraz çiziyor, jokeyini atıyorsun üstünden. oluruna bırakıyorsun sonra, yemyeşil çim, iki kilometre pist, ortam güzel, herşey güzel, kopup gidiyorsun fotofinişe doğru, diğer atları geçerek. komiserler kurulu tarafından tabii ki siklenmiyorsun ama, benim için o ayağın en güzel atısın sen. komiser falan değilim çünkü ben. pırıl parlaklığın, ışıl doru rengin, taşakların, bokun falan. veliefendi de söyleyemedim zamanında, o 'koşturmaca' içinde, aşkımın sana nişanesi olsun bu paragraf, startta kalan güzel at.